Tuncelinin Sesi
05 Şubat 2012 Pazar
Hızır Dersimli Olabilir mi?
Kar yağışı, köpekleri de aç bıraktı
Çemişgezek'te, Öğrencilere Ücretsiz Kurs Verilecek
Kar yağışı, yaban hayvanlarını da etkiliyor

Burhan GÜNDOĞAN / Yazar

HENİYO PİL ( Büyük Çeşme )

05 Mayıs 2010 Çarşamba 18:55

Kapının önünde duruyordum.  Kimler geçmedi ki ! Önce çocuklar, ardından yeni yetme kızlar … Kızlar bakımlı; çoğunun omuzlarına düşen  fön çekilmiş düz saçları… Saçlar onlara  farklı bir hava veriyor . İçlerinden bazıları eskiden mektepli tıraşı dedikleri türden kısa kesmişti saçlarını. Temiz giyimli, okullu gençler…

 

   Yaşlı bir adam gelip önümde dikildi, sonra cebinden maaş kartını çıkardı. Delikanlı bana yardım et de şu paramı çekeyim, dedi. Durdum; ne diyeceğimi kestiremedim önce. Eh neden olmasın, zaten bu kaldırımda da senin için dikiliyorum( ! )  diye geçirdim içimden.  Tam karasızlığım sürerken üst katta Gülay balkondan aşağıya sarkarak: Amcam seni ellisinde delikanlı yaptı daha beğenmiyor musun? Haydi haydi nazlanma da amcaya yardım et, dedi. Son zamanların sakıncalı işlerinden biriydi bu. Yaşlılar kart kullanmayı beceremedikleri için yardım talep ederler, onlara yardım edenler de onların bu temiz dünyalarına bir darbe vurarak, paralarını çarpıp kaçarlardı büyük kentlerde. Bu işi yaparken içime bir kuşku düştü. Bana şifreni söyler misin, dedim. Şifresini tuşladıktan sonra paranı bekle, deyip uzaklaşmak üzereyken Gülay’ın sesi geldi üst kattan yine. Arabayı getir de Girlevik şelalesine gidelim bugün; hem misafirimizi de gezdirmiş oluruz biraz, dedi. Doğrusu böyle bir konuyu dün konuşmuştuk Gülay’la. Karşı kaldırıma geçerken göz ucuyla yaşlı adamı süzdüm. Kalın gözlüklerinden onun gözlük numarasının epey ileri olduğunu da kestirebiliyordum. Bankamatikten aldığı parayı itinayla sayıp cebine koydu. Para almanın sevinci de bir başkaydı hani! Onun her halinden bunu anlamak mümkündü. Sonra koluna taktığı asasını yere vura vura yol alıp gitti. Ah ihtiyarlık, dedim içimden. O gidince içim rahatladı.

 

   Bu bir yerlere gitmek sözünü duyunca adımlarım hızlanırdı. Gitmek bende nasıl da bir sevinç olur,  mutluluk dalgaları nasıl da yayılırdı yüzüme. Belediye daha dün yolları bir güzel yıkamıştı. Gözlerim caddenin temizliğine değince sevincim bir kat daha arttı. Adımlarım hızla tüketti çarşıları. Otoparka girdim. Bakışlarım o loşluk içinde sevimsizleşti önce, nesneleri seçmekte zorlandı; fakat bu uzun sürmedi. Alt kata indim. Otoparkın lambaları yanıyordu. Sık sık kapatılınca uyarmak zorunda kalmıştım. Arabanın anahtarına bastım,  içi aydınlandı. Kapıya uzattım elimi, elimdeki elektrik arabanın kapısına çarptı. Birden irkildim. Bende de boşalmayı bekleyen ne kadar elektrik var ya, dedim. Açıp kapıyı oturdum arabaya.  Kontrollü bir şekilde yola çıktım sonra. Sokağın karşısında iki yeni inşaat yükseliyordu. Biri bitmek üzereyken diğeri hırs ve istek yüzünden tartışmalı olduğundan, yeni yeni yapılıyordu. Eski yenilenirken, yeni yapılanların da pek göze hoş geldiği de söylenemezdi. Biraz canım sıkıldı. Sonra herkesin yaptığı gibi bana ne ya, dedim hırslanan bir sesle. Gözlerimin manzarasını bozan bu yerden hızla uzaklaşıp yeniden evimin önüne geldim. Ooo herkes hazır beni bekliyordu. Hemencecik arabaya bindiler çocuklar.  Konuğumuzu ön koltuğa aldık. Ne de olsa görülecek yerler vardı ve en çok da onun görmesi gerekiyordu. Çocuklar binerken her zamanki gibi mızmızlandılar. İlkin biraz itişip kakıştılar ama sorunu Gülay halletti. Hemen heyecanlanmayın daha karşıda amcanızı da alacağız, dedi. Çocuklar yerlerinin daralacağını söyledilerse de anneleri üsteledi. Amcanızla gezmek hoş oluyor çocuklar. O arabaya bindimi her tarafı anlatmaya başlıyor. Hele hele insanın kendinden bezdiği bu zamanda böyle anlatıcılar zor bulunur, dedi. Çocuklar bu öneri karşısında geri adım attılar. Karşı mahalleye gitmemiz gerekiyordu. Telefon et de hazırlansın bari gidene kadar, dedim Gülay’a.

    Behice Boran Caddesinden Ovacık yoluna düştüm. Yine çocuklar huysuzlaştı. Buradan nereye gidiyorsun baba, dediler ikisi bir ağızdan. Ovacık’a değil, Munzur mahallesinden öyle karşıya gidecem, dedim. Hem Hasan Amaca oraları da görür, diye ekledim. Yeniden kasetçaların düğmesine bastım. Hasan Er yeniden söylemeye başladı.” Dersim benim dert ortağım.” Ya bu kaseti de fena değil Hasan Er’in dedim. Gülay: Arkadaşındır diye seviyorsun, dedi. Biraz düşündüm. Öyledir belki de, dedim.  Yusuf Öğretmen tiril tiril giyinmiş sokağın bir köşesinde bekliyordu. Gülüştük, onu görünce.  Arka koltuğa oturmay pek sevmezdi ya, oturdu mecburen.

 

  Son yazdı. Gölgeler uzamış, doğaya bir hüzün çökmüş, renkler canlılığını yitirmişti. Bu hüznü adlandıramıyorduk. Erzincan yoluna girmişiz. Şehrin hemen çıkışında hummalı bir çalışma var. Gole Çeto’nun üst tarafı bir zamanlar kayalıktı. Kayalık parçalandı, parçalar iki suyun birleştiği yere döküldü. Kırılan kayalığın yerinde bir Cem Evi yapıldı. Sonradan yer açmak için yeniden kayalıkların göğsüne kırıcılar dayandırıldı. Kırılan kayalıklar aylarca iki suyun birleştiği yere boşaltıldı. Kazanılan yerde bir petrol ofisi kuruldu. Şimdi yine kayalar kırılıyor kırıcılarla. Bu kez yol genişletiliyor. Biz geçerken kırıcılar çalışmaya devam ediyordu. İnsan sormadan edemiyor. Kaç yıl sonra bu kez neresine kırıcılar dayandırılacak? Eee yol çift geliş- gidişli olacak. Taşıtlar için bu yollar yapılırken yarın bu güzellikler anılmayacak mı?  Ulaşım açısından şüphesiz iyi oluyordu; ama sonrası düşündürücüydü. Her yerde bu tür çalışmalar yapılıyordu, doğanın yapısıyla bu kadar oynamak acaba doğru muydu, diye düşünüyordum.

   Dışarıdan, arabanın açık penceresinden içeriye nefis bir hava girdi. Şoför olduğum için en çok benim yüzümü okşuyordu. Yol aldıkça şehrin yapıları ardımızda kalıyor, içimiz daha da ferahlıyordu. Artık yüce dağlar… Bir yanımızda bize yoldaş Harçik…  Bu vadi benim aşk kadar kutsadığım vadiydi. Sevinç hanem büyüyor. Yollara düşmüşüz ne güzel!

   Birkaç gün öncesinde Nazımiye yol ayrımında, yol kenarına bir yerde bomba düzeneği kurulduğu son anda fark edilip infilak ettirilmişti. Yol ayrımını geçerken içimize bir korku düşüyor. Bizimki de iş değil diyor, Gülay. Yani bu kadar kuşku ve korku içinde yine de yolculuk yapıyoruz, dedi. Yirmi yılı aşkın yaşadığımız o olağanüstüler bizi bu hale getirmişti. Korkunun kefenini yırtmışız ne gam.  Hasan Amca, ellerini göğsünde birleştirmiş, yolu izlerken sınırsız bir mutluluk duyuyor. Şu vadi var ya her şeye değiyor, diyor mutluluğunu dillendirerek. Bu yolculuk ona kısa zaman önce yitirdiği eşinin acısını hafiflettiği için çok seviniyoruz. İçimden bu vadilerle olan dostluğumun ciddi ciddi yirmi yılını geride bıraktığımın farkına varıyorum. Sökülüp atılan asmalı köprülerin tanığıydım. Yıkılan değirmenlerin, yakılan okulların, ateşe verilen evlerin tutanakçısı olduk. Ya kesilen yollar için anlatılan hikâyeler! Ne yana baksak acı ve hüzünle karışık bir yüz duruyor karşımızda. Elbette bütün olanlara karşı doğa hala direniyor. Vadide yol alırken oldukça dikkatli; ama bir o kadar da süratliyim. Beş duyu ayık olmalı, bunu biliyorum.

   Bükülüp giden yollarla vadinin o renk cümbüşü içinde Papaz Kayalar’ı geçip ilk tünele girmenin sevincini yaşıyoruz. Tünelin hemen üstündeki kayalıkların bağrına tutunan meşeler muhteşem bir görünüm oluşturmuştu. Sonra Kutudere. Yazdaki kalabalık kalmamıştı. Üstten gelen Roj deresi berrak sularını küçük köprünün altından, hemen kavakların arasından süzülerek Harçik çayına bırakıyordu. Sular burada kardeş oluyordu. Zel dağı  azmetle yukarılardan bize bakıyor. Yol aldıkça Harçik suyu hep bizimle…

    Zağğe’yi görüyoruz. Suyun bir zamanlar taşlara değerek düşüşü ne güzeldi. Hele hele küçük küçük kanallar yapılarak yatağına dolaştırılıp düşürülüşü. Şimdi yapraklarına pas vuran ceviz ağacı daha bir hüzünlü. Su şehre verilmek amacıyla borulara hapsedilince buranın da tadı kaçtı. Ya bitişiğindeki harabe bina?  Doğanın bağrına saplanan bir hançer gibi kanatıyor orayı. Kuru şelale baharın o çoşkulu zamanında yine canlanıyor; ama o bekleyişi beklemek pek de iç açıcı değil. Yolun alt tarafı söğüt ve ceviz. Karşı dağların bütün hırçınlığı, hırçınlıkla beraber bakir güzelliği iç oyalayıcı… Beşinci tüneli de geçince bir vakitler Markasor’a ( Dokuzkaya )  ulaşımı sağlayan asmalı köprünün de yokluğu belli oluyor. Her baharda tam da bu köprünün kesilip atıldığı yerin karşısında, yolun üst tarafında, kızıl renkleriyle dağ laleri öbek öbek açar .  Biz de, her bahar o coşkuyu yaşamak üzere gelir dağ lalelerine bakardık.

    

     Zamana yol dayanmıyor. Durmadan ardımız sıra mekanlar bırakıyoruz. Her bıraktığımız mekanda yıllar içinde canlanan anılar var. Uzuntarla’ daki okul onarılıp ev yapılmış. Karşı taraftaki yaşlı ceviz ağacının altını arıcılar mekan almış. Bitişikteki yıkık değirmene, el değmemiş daha. Onun önünde iki dut ağacı… Gözlerde sevinç ve hüzün… Gözlerde büyüyen heyecan…

    Ağlayan Kayalar’dan düşüp parçalanan suya bakıyorum. İnsanlar nerden buluyorlar bu adları. Su düşerken gözyaşları gibi iri ve ahlı düşüyor sanki. Hatta su insanın çektiği sıkıntıları özetliyor belki de. Yolun kenarından yatağına düşerken bir ark içinde neşelenip akıyor. Hilbeş Köprüsü’ nün yanında bir yerden Harçik çayına karışıyor. Daha çok gözleri ceviz manzarası doyuruyor.  Ağlayan Kayalar’ın tam karşısında greyderlerle yeni düzeltilen yolu görünce: Galiba boşaltılan köyler yeniden doldurulacak gibi, diyorum. Hilbeş Köprüsü’nden sonra ardı ardına gelen tüneller başlıyor. Aramızda konuşmalar... Yıllara meydan okuyan bu tünellerin ne kadar yerinde yapıldığını söylüyoruz. Kimimiz tünellerin yapımında Alman, kimimiz Rus mühendislerin emeğinin olduğunu söylüyor, bunların hangisi doğru onu bilemiyoruz. Her kimin, ki katkısı olmuşsa olmuş. Bir şey var ki çalınıp çırpmanın olmadığı kesin. Tüneller gerçekten de çığ tünelleri. Bunu kışın gelip geçerken fark etmiştik.

   Bizi bir kanyon karşılıyor. Su buradan güçlü bir kol daha alıyor. Burası Buyer dağından beslenip geliyor. Yazın suyu oldukça serin. Serin sularda yüzmenin tadına burada vardığımı söylüyorum. Yusuf Öğretmen, iki yıl önce düşen çığdan söz ediyor.  Sol yanımızdaki azametli dağları  göstererek inanılmaz bir hızla  gelen çığın şu an yol aldığımız mekanı, önüne aldığı her nesneyle birlikte  doldurduğunu söylüyor.. Karşı yakayı göstererek şuradaki ağaçlar da çığın rüzgârıyla köklerinden sökülmüştü, diye ekliyor. İki su tam da burada birleşiyor. Gözler kanyona kayıyor. Buyer dağına kar düşmüş. Bu eylülde oraların şimdi ne kadar soğuduğunu düşünüyorum. İçim ürperiyor. Karşıdaki kırmızı kayalıklara bakıyorum. Bundan sonra toprak bir kırmızılık alıyor. Suyu Hilbeş’ten bu yana solumuza alırken kısa bir köprüyle suyu sağımıza alıyoruz. Şimdi kayalara oyulan tünellerden geçiyoruz. Heybet daha da artıyor. Tüneller kısa ama kayaların bağrının oyulmasıyla inanılmaz bir güzellikte bizi buluyor. Tüneller bitince Kırmızıköprü’nün ( Pırde Sur )düzlüğüne giriyoruz. Dağlar arası birden genişliyor. Gökyüzü daha bir genişlik sunuyor bize. Şimdi dört rengin egemenliği var gözlerde. Birincisi hiç şüphesiz göğün maviliği, ikincisi dağların yeşilliği, üçüncüsü toprağın kiremit rengi ve dördüncüsü suyun mavisinin hafif laciverde çalan rengi. İlk kez burada yaban kavakları dağlarda  varlığını gösteriyor. İlk kez burada dağların doruğundaki küçük düzlüklerle karşılaşıyoruz. Su burada derin akmadığı için insana korku vermiyor. Davetkârdır çağırır kendine. Buraları kışın bizim piknik alanlarımız. Balığın en güzelini Kırmızıköprü’ de yakalar insanlar. Yalnız, acımasızlık avcılığa eklenince de bir kıyımda söz konusu oluyor. Bir yanımız dağ, bir yanımız ırmak, hemen ileride bir resmi yapı.Yatılı okul burası, yanında beliren  karakol… Kırmızıköprü’ye girince insan bir tuhaf oluyor. Bir gariplik de çöküyor insanın üstüne. Belki de bu yılların üstümüzde varlığını hissettirdiği bir tuhaflık. Girişteki o sorgu ve sual yerleri duruyor; ama kontroller yok artık.

   İki dost Yaman ve Canerik aklıma geliyor. Caneriklerin bahçesinde oturmuştuk. Bu oturmalarımızda hüzünle karışık bir buluşma yaşamıştık. Saçlarını kazıyan bir kadın ve onun karşısında kolon kanseri bir kadın. Birinin genç bir yüzü, direngen yeşil gözleri, diğerinin yaşlı ve kederli bir yüzü. Biri mücadeleyi kaybetti, diğeri aynı yazgıyı yaşamasın istiyorum şimdi. Kırmızı kayalıkları geçiyoruz. Bir vakitler yolun sağ yanında lüleleri dolu dolu akan bir çeşme vardı. Şimdi yok. Galiba kontroller kalkınca suyu da başka bir mekana bıraktılar. Ne garip, bir vakitler Karayolları nerede dağların göğsünde akan bir su bulsa onu hemen yol kenarında bir güzel değerlendirir hoşa giden bir çeşmeyle insanlara sunardı. Belki de şimdiye kadar yol kenarlarında yaşadığımız bu güzellikleri o dönemin yaşamak dolu insanlarına borçluyuz. Şimdiler de öyle değil. Kimin umurunda. Her şeyin parayla değerlendirildiği bu zamanda müteahhit de masraf yapacak, çıkan suyu değerlendirip insanlara sunacak, hiç mi hiç inanmıyorum. Kırmızıkörü geride kalıyor. Buraları dağlar arasında,  genişlik sunan en büyük yeri vadinin. Alçı taşı çıkarılan ocaklar var sağımızda solumuzda. Yeşilin bağrına sokulan her kepçeyle beyazın taarruzuna uğramış orman. Beyaz pek de hoş olmuyor yeşil içinde. Siyaha beyaz nasıl aykırıysa, yeşile sokulan beyaz da öyle.

   Yollar büklüm büklüm gidiyor.  Sağımız solumuz dağ, sağımız solumuz yeşil meşe ormanları. Irmak boyu ceviz, yaban kavağı, söğüt ve böğürtlenlerle yol alıyoruz. Ya sen insanlardan çok doğayı anlatıyorsun, diyen İsmail’in sesi kulağımda. Ne yapayım doğayı anlatınca dudaklarımda beliren bir sevinç, zaman zaman gözlerimi alan  bir hüznün dalgınlığı var. Kırmızıköprü’ den sonra Harçik giderek zayıflıyor. Su buradan aşağılara doğru yol alırken,yeni yeni kollar alır; ama  yukarılara  doğru her çıkışımızdaysa alınan kol sayısı azalmıştır.. Hatta Pülümür’ün içinde bir dere oluyor. Kangallı’ya giriyoruz. Buranın eski adını soruyorum. Murdefan, diyor Yusuf Öğretmen.  Her nedense bu yolları genişletmek yıllardır kimsenin aklına gelmedi. Şimdi bu yargıyı girdiğimiz dönemeçten ediniyorum. Bir keresinde bir tır dönemeci alamadığı için arabanın kuyruk kısmı çaya kaymış, tırın içindeki malzeme de suya dökülmüştü.

    Ardımızda heybetli dağlar bıraktık. Her dağ bize yeşillik sunuyordu; ama şimdi dağlardaki meşeler yol aldıkça seyrekleşiyordu. Pülümür Yatılı Bölge Okulu’na gelişimizle iyice kendini kabullendiren çırılçıplak dağlar. Yatılı okul,  fay hattı üzerinde yapıldığı için kısa zaman önce yaşanan depremden sonra kapatılmış, faaliyeti gösteren hiçbir şey yok. Yalnızca yanında bir komando bölüğü var.

   Karşımızda çıplak Arapkızı dağı. Onun alt tarafında Gelin Kayaları... Gelin Kayaları’na girmeden sağ tarafımızda yüz yılları geride bırakan Hanım Köprüsü. Gelin Kayaları eski uygarlıkların günümüze bıraktığı miras; İsa’dan sonra yapılan yapılar. Bu kayaların içi oyulmuş. Buraları geçmişte bir çok uygarlıklara beşik olan yerler. Harçik çayı yada yukarılara doğru geldikçe azalan ve adı Pülümür çayı olan suyun, sol tarafı seyrekleşen ormanlık… Sağ tarafımızsa çırılçıplak dağlarla  sarılmış. Son dönemeçte bir ziyaret yeri karşılıyor bizi. Suyu soğuk. Yaz aylarında  bu su insana bir ferahlık verir. Bu ziyarete Lınge Pir diyorlar. İnsanlar buraya kurbanla gelir adaklar adar ve soğuk suyundan içip giderler. İnanç ve yakarışlarını böyle dillendirirler.

 

   Pülümür her depremle bir yerini toprağa gömen küçük ilçe. Pülümür çayı ilçenin ortasından geçiyor. Erzincan’a giderken sol yanımızda kalan bölüm yine zayıf ormanlık alanlar, sağ yanımızda kalan koyu bir kıraçlık. İşte ilçeden bakıldığında, günbatımında Arapkızı dağı, bir kadın siluetini alır. Buna dikkatlice bakanlar görürler o silueti. O nedenle günbatımını birçok fotoğrafçı izleyip resimlerini çekmiştir.

   Bir zamanlar Erzincan- Pülümür arasındaki o otuz kilometrelik yol çekilmez bir işkenceydi. Şimdi bu yol genişletilmiş büyük bir bölümü asfaltlanmış, insan buradan yol alırken bir zevk bir heyecan da duyuyor. Yusuf Ağa’nın Çayırı’nı geçiyoruz. Gülay’a dönüp Nermin ve Mehmet’in bize demledikleri çayı burada içmiştik değil mi, diyorum. Sanki o gün yanımızda olanlar bugün de yanımızdalar. Gülay gülüyor. Çocukların yüzlerinde yorgunluk belirtileri var; ama yokuşa tırmanıp ilk dönemeci tırmandığımızda Yusuf Öğretmen sağa çekip durmamızı istiyor. Uygun bir yere alıyorum arabayı. Sonra çocuklar iniyorlar. Hepimizi tepenin biraz altındaki küçük göletlere yönlendiriyor Yusuf Öğretmen. Bakın işte meşhur Pülümür tuzu burada çıkarılıyor. O göletlerde biriktirilen su buharlaşıp giderken geriye tuz kalıyor. Buranın tuzunu çok iyi biliyorum. Bende hatırası var. Pırıl pırıl mercimek tanelerini anımsatan bir yapıda. Ahmet, fotoğraflar çekiyor. Ben de çekinmek istiyorum. Ardımıza almak istiyoruz göletleri ve Pülümür’ü. Yukarılara bakıyorum. Cankurtaran Geçidi uzak değil. Tepede yapılar, onun alt tarafında parçalı bulutlu hava gibi görünen tek tük ağaçlar . Yeşil çölde bir vaha gibi. Dağa doğru gözlerimizi kaydırdığımızda yüzümüze vuran koca bir kıraçlık, koca bir çıplaklık. Burada yirmi dakika kadar duruyoruz. Bu kısa duruş çocuklar için de iyi oldu. Biraz hareketlilik, biraz konuşma, fotoğraf çekme onlara yaradı. Biz hep büyüklere göre değerlendirmişiz yaşamı. Oysa çocukların zaman zaman düşüncelerini almak, onları dinlemek de gerekiyordu yapılan yolculuklarda. Bunu bu kısa duruşumuzdan anlıyorum. Pülümür’ e dönüp baktığımda buradan çukurdaymış izlenimini ediniyorum. Oysa Ziyaretteki dönemeci çıktığımızda sağlı sollu iki tepenin yamaçlarına kurulduğunu biliyoruz. Her yükseğe tırmanışımızda bir yerler aşağıda kaldı. Hemen otomuza binip yolumuza devam ediyoruz. Cankurtaran tepesine geldiğimizde arabanın camını indirip Büyük Çeşme’nin ( Heniyo Pil ) yolunu soruyorum yol kenarında duran iki adama. İçlerinden biri, yorgun sarı yüzüne bir gülümseme verip: Biz de buranın yabancısıyız, diyor. Gülüyorum: Yoo biz yabancı değiliz de biz bu köye ilk kez gidiyoruz, diye karşılık veriyorum. Gerekli yanıtı alamayınca içeriden Yusuf Öğretmen: Tamam buradan sen sola dön, burası oraya gidiyor, dedi. Sola dönüp de yol alınca karşımıza mevzisinde bekleyen iki jandarma görünüyor. Burasının karakol olduğunu anlıyorum. Arabanın camını yeniden indiriyorum. Büyük Çeşme yolu buradan geçiyor, doğru gidiyoruz değil mi? deyince. Askerlerden biri: Ziyarete değil mi? Evet, diye karşılık veriyoruz. Yolu takip edin ileride yol ayrılıyor. Sağa dönüp devam edin, diyor. Seviniyorum. Nasıl olsa yolumuz doğru, diyorum içimden. Şimdi bin dokuz yüz metre yükseklikteyiz. Bütün dağlar görülüyor. Çırılçıplak Buyer dağı, yeşil dağlar arasından sırıtıyor, azametli haliyle. Dağların doruklarında  küçük küçük tepeler. Şavaklılar dönüş hazırlıklarını yapmışlar. Hava giderek soğuyor. Hele geceleri çekilmez oluyordur buralar şimdi, diye düşünüyorum. Biz yol alırken Buyer dağı tarfında bir sürünün yaylaya yayıldığını görüyoruz. Koyunların yayladaki güzelliği gözleri öylesine rahatlatıyor ki ! Gülay: Bu Şavaklılar da  Dersim dağlarının bir farklı rengi, diyor. Toprak yol hoşuma gidiyor. Ardımda bıraktığım toz bulutuna dönüp bakıyorum. Çocukluk düşlerim canlanıyor. Sanki annem dün gibi yanımda onun saçlarını tutuyorum ellerimle. Şavaklılar baharla birlikte Dersim dağlarına çıkar, yaylaların çiçek ve otlarıyla koyunlarını otarır, sütlerini sağıp burada peynir yaparlar. Ondandır ;ki Şavak peyniri, Dersim dağlarının çiçek kokularıyla, elvan elvan renginin bir bilişimidir ve damak tadı çok lezizdir..İşte tam bu vakitler havalar soğumaya yüz tutunca yaylalardan inip köylerine giderler.Onların köyleri daha çok Pertek ve Çemişkezek taraflarındadır. 

    Sağa dönünce Cankurtaran tepesindeki kıraçlık bitiyor. Sansa Boğazı’na kadar dağlar yeniden yeşilliğini sunuyor gözlere. Uzaklar, Erzurum’a giden yol… Uzaklar, Erzincan Dağları… Dağlar çırılçıplak. Tek bir ağaç desen yok. Oysa burada her çatışmanın ardında yanan ormanlar… Yolun alt tarafından bir mersedes taksi geliyor. Hasan Amca: Ya diyor, adam altındaki arabaya hiç acımıyor. Koymuş mersedesi bu yola. Eee, diyor Gülay. Bunlar Almancı, zevk adamı. Yusuf Öğretmen: Adam yılda bir kez geliyor memleketine, tatil yapacak. Kim dinler mersedesi. Kaldı ki buradakilerin çoğu Batı’ da çalışıyor. Buraların insanı benzemez hiçbir yere, sevdalıdır kendi toprağına. Bakın ileri gidince göreceğiz ne evler yapmışlar, ne villalar, diyor. Erzincan dağlarının çıplaklığına bakınca içimden bir türkü geçiyor. Erzincan’a girdim ne güzel bağlar/ Erzurum’a vardım dumanlı dağlar/ Elleri koynunda bir gelin ağlar… Doğrusu dumanlı dağlar erken başlamış, Sansa Geçidi’nin sol tarafından. Ne garip iki zıt görünüm. Dersim tarafı yeşil meşe ormanları, hemen Muti’nin karşısı çıplak dağlar. Zaman zaman arabanın altı vuruyor. Yavaş sür, diye uyarılıyorum. Yoo pek önemli değil sizin duyduğunuz ses muhafazanın sesi. Bu kadar da olacak, diye karşılıyorum. Yusuf Öğretmen yine karşı dağları gösteriyor. Bakın yolun üstündeki yer, Seter köyü. Dımıli diliyle söylenen o türkü aklıma geliyor.

   Seter’o  Seter’o buko İsmayilé mı Seter’o

   Naté ma kémero dote ma kémero

   İsmayılé mı dest berze martini

   Panime hata ke ro madero bawo

   İsmayılé mı dest berze martini

Panime hata ke ro madero bawo…

 

“ Seter’dir Seter’dir oğul İsmail Seter’dir

   Bu yanımız kayalıktır o yanımız kayalıktır

   İsmail’im elini at martin’e

   Vuralım can kaldıkça bizde

   İsmail’im elini at martin’e

   Vuralım can kaldıkça bizde…

 

 İki Seter köyü daha var biri Nazımiye’de diğeri Hozat’ta öyle biliyorum. Şimdi bu türkü hangisi için söylenmişse söylensin. Bir acı ağıttır. Kimine göre 1938 yılındaki Dersim isyanında iki kardeşin sırtını kayalara yaslayıp çatışmasını anlatıyor. Kimi de Osmanlı döneminde Rusların Muti’yi geçip Seter önlerinde yoğun çatışmalara mağlup olup dönüşünü anlatıyor. Her nereyi anlatırsa anlatsın. Ortak görüş iki kardeşin sırt sırta verip çatışması ve kardeşlerden birinin ölümünün ardında duyulan yürek paralayıcı bir acıdır.

    Yol sola dönüyor. Hiçbir işarette koyulmamış, kardeşim,diyor yüzündeki güleçliği çoğaltarak Hasan Amca. Beyaz topraklı küçük bir tarla. Tarla uzun zamandır sürülmemiş, daha çok boş bir alana dönmüş. Meşeler arasında üç yapı. Yapının önünde iki minibüs bir mersedes otomobil. Ben de yapının bulunduğu alanın önünde sıra sıra dizilen araçların yanına park ediyorum. Arabadan inenler bir of çekiyorlar. E… hakları da var yani. Yol dönemeçli, kısa; ama yorucuydu. Girişte tanıtıcı bir levha. Ehlibeyit soyundan Kazım Efendi hakkında bilgi veriyor. Bu bilgilere göre İslam orduları daha önceleri ( 1070) de buralara kadar gelmişler. Öyle görünüyor. Belki de irşat görevini üstlenen yol ve erkan tanıtıcıları önceden gelip çeşitli çalışmalar da yapmış olabilir.  İçeri giriyoruz. Yüzümüze vuran bir serinlik. Koca gövdeli meşeler ve yaban kavaklarıyla kaplı bir tepe.. Tepenin hemen altında dolu dolu lüleleriyle akan bir çeşme… Su çok güçlü, su çok soğuk ve su buralarda kültürlerin belirleyicisi…  Hemen girişin sol tarafında yatır. Yatır küçük bir odanın içinde ermişin sandukası. Onun ilerisinde bir dinlenme yeri. Çeşmenin bulunduğu yerin üst tarafında Cem Evi… Alan geniş, akan su güçlü. Her lüleden dolu dolu akışıyla çocuklar için doğal bir oyuncak. Su başından hiç ayrılmıyorlar.  Yalağa dolan suyu bir soba borusuyla düşürmüşler yolculuğuna. Emaye bir boru. Doğa kabul etmemiş bağrına, ne kadar da aykırı duruyor. Bu suyun bir kısmını şişeleyip satacaklarmış. Öyle çalışmalar varmış edindiğimiz bilgilere göre. Doğrusu çok sağlam bir su. Değerlendirilip insanlara sunulmasını kim istemez ki !  Gözümüze ilk ilişen kurulan kazanlar. Kurbanlarını burada kesenler onu hemen dağıtmazlar. Etlerini bir güzel doğrar, kazanlarda kavurur ve insanlara hak lokması olarak dağıtırlar. Dilenciliği anımsatan hiçbir şey gözümüze çarpmıyor. İleride kazanlar için uygun görülen yerde ateşler yanıyor. Kazanların başında aşçılar, kadınlar, temiz giyimli kızlar, lokma bekleyen her halinden acıktığı belli olan çocuklar. İnsanın içine huzur veren bir havası var. Öyle görülüyor ki bu koca gövdeli ağaçları koruyan tek güç yatırın oluşu. İnsanlar bir şeylerden korkunca ona ilişemiyor işte. Yoksa şimdi çoktan bu ağaçların boynuna baltalar inmişti.

   Gülay, çocuklarla türbeye giriyor. O ziyaretler konusunda itikatlı. Bense yalnızca ulu kişi oldukları için saygılıyım. Hatta böyle mekânları bizden sonraki kuşaklara ulaştırmada payları olduğu için de seviniyorum. Yatırların burada bulunuşu ağaçların kesilmesini engellemiş, yeşilliği soylulaştırmıştır. Çocuklar, yatırın önünde ellerini açmış dua ediyorlar. Daha sonra bitişikteki taşa küçük taşları yapıştırarak dilek tutuyorlar. Pek beni sarmıyor bu. Uzak duruyorum. Kızım küçük elerliye bana bir taş veriyor. Benim tutmaz, diyorum. Israrcı oluyor. Onu kırmamak için bir tane yapıştırıyorum. Taş düşüyor. Düşen taşı oğlum alıp yapıştırıyor. Gülüyor sonra. Babamın taşını ben yapıştırdım, diyor Ahmet. Hasan Amca halinden memnun keyifli, etrafa bakıyor. Zaman zaman Yusuf Öğretmenle konuşuyorlar. Kulağında kulaklığı var. Bazen duymadıkları ve anlamadıkları karşısında sanki duymuş, sanki anlamış gibi” Ha evet” “ evet efendim” “ tabii” gibi sözcükleri işine göre yerleştiriyor. Kavurmaların olmasına daha çok var. Pek bekleyecek zamanımız yok. Gülay, buraya gelmekten müthiş hoşnut. Yusuf Öğretmen’e dönüp bu yolu tercih ettiği için teşekkür ediyor. Park yerine gidiyoruz. Bir yerlere giderken bir yerleri geride bırakıyoruz. Bu aynen bizim yaşamımız gibi. Bu gidişler uzun terk edişlerimize benziyor. Bir daha gelmek gönül ve karar işi.

    Arabayı çalıştırıp yola verirken bir kadın önüne koyun ve keçilerini almış beyaz topraklı tarladan gidiyor. Muhtemelen meşeliğe salıp geri gelecek. Geldiğimiz yöne dönüp aynı yolu kısa bir süre izliyoruz. Sonra önümüzdeki ilk köy Senek’e giriyoruz. Binalar ne harika. Bu köy evi olmaktan çıkmış. Bu yapılar dağ evi artık.  Evlerin önünde çiçekli bahçeler. Köyün ortasında bir çeşme. Gözünü sevdiğim suyu bolluğun nasılda belli oluyor, diye söyleniyorum. Yaşlı bir kadın çeşmede su dolduruyor kovasına. Bu yol buradan Girvelik’e gider mi, diyorum. Hiç oralı olmuyor. Normalinde Dersim kadınları sorular karşısında suskun değildir. Başını çevirip gitmez. Ama bu teyze öyle yapıyor. Başını alıp gidiyor. Bozuluyorum. Arka koltukta Yusuf Öğretmen: Galiba dilsiz onun için sesini çıkarmıyor, diyor. Hemen Tokat’ta çalıştığım Alevi köyü aklıma geliyor. Bir erkek yoldan geliyorsa onun yolunu bölüp geçmek yoktu öyle. Erkek gelip geçer, kadın sonra yoluna devam ederdi. Belki de Karadeniz ya da Anadolu’ nun birçok yerinde durum böyledir de ben gelenekselliği oraya göre değerlendiriyordum. Evlerin önünde ceviz ağaçları var. Buradan aşağılara veriyoruz. Şimdi durmadan aşağılara doğru iniyoruz. Ardımıza dönüp baktığımızda dağların dorukları gözlerimize ilişiyor. Tam karşıda Seter köyü yeni evleriyle oldukça havalı görünüyor. Muti Köprüsü’ne inen vadinin içinde akan derenin bir kıyısında çok şatafatlı bir villa. Hoşuma gidiyor. Yaşamak için güzel şeyler yapsınlar da yeter ki doğaya aykırı gelmesin, yeter ki göz zevkimizi köreltmesinler. Kırkmeşe Köyü’ne ( Gömürgan ) giriyoruz bu duygularla. Oh be diyorum. İki katlı, tek katlı kesme taştan evler. Ne hoş görünüyorlar meşe ağaçları arasında. Yol kenarında meyve ağaçları. İçimiz bir hoş oluyor. Evlerin altından geçen yoldan gidiyoruz. Buranın meşesi nasıl da canlı. Yaprakları ne güzel, diyor Gülay. Çocuklar yalnızca izliyorlar. İki kardeş arada, birbirleriyle dalaşıyorlar. Yani yer sorun olunca her ortamda bu kavgalar var. Yaşamımızdaki kavgaların büyüğü de yer kapma kavgası değil mi, diye düşünüyorum. Yeniden tırmanış. Muti görünüyor. Yıllar önce yapılan bir eski köprüdür oranın hikâyesi. Ya, diyor birden Hasan Amca. Ben Cumhuriyet Müzesi’ni gezdim. Tunceli Gar’ı yazıyordu. Var mı buralarda öyle bir şey. Gülüyorum. E demir yolunun kısa bir kısmı bizim ilin topraklarından geçiyor. O zamanlar demek ki bir durak falan varmış, diye karşılık veriyorum.  Tek aracın ancak geçebildiği Muti Köprüsü... Bu köprü nasıl da hayat vermiş oraya. Bir ev bir ev daha, derken koca bir köy olmuş şimdi. O köprü olmasaydı nasıl olurdu oralar kim bilir? Bu düşünceler içinde tepeyi aşıyoruz. Yol gittikçe daralıyor. Çok sık kullanılmadığı belli yolun. Daha çok bir traktör izi var. Traktörün tekerleri yolu bir ark gibi derinleştirmiş. Arabanın altı vurmasın diye traktör tekerinin değmediği yüksekliğe alıyorum arabamın tekerini. Yolculuğumun en gergin anlarını yaşıyorum şimdi. Hep fren, hep dikkat! Sonunda aralıklarla beliren kısa düzlülerden birine düşüyoruz. Sağımız solumuz yeşillik. Bu yeşilliği bir yerlerden anımsıyordum. Bu fındık, dedim. Gülüyorlar. Karadeniz’i buraya mı getirdin. Yok vallaha bu fındık, diyorum. Gülüyorlar. Arabayı durdurup iniyorum. Ellerimle küçük küçük fındıkları toplayıp arabaya dönüyorum. Bir avuç fındığı avuçlarımdan ellerine sunuyorum. Yusuf Öğretmenin o bilinen inatçılığı bozuluyor. Yine de beğenmez görünüp. “ Yaban fındığıdır ya.” diye istemeden geri adım atıyor. Derköy’e giriyoruz. Tek katlı beyaz boyalı köy evleri. Köyde bir insan bile gözümüze ilişmiyor. Sanki yer yarılmışta insanlar dibine girmiş. Oysa birilerine bir şeyler sormamız gerekiyor. Yol buradan nereye gider, diye. Biz de kimseyi göremediğimizden varolan yola devam ediyoruz. Yol birden karşımızda ikiye ayrılıyor. Şimdi kararsız. Bu yollardan daha önce geçen Yusuf Öğretmen bir ikilem içinde kalıyor. Hâlbuki gittiğimiz her yolda içimizdekilerden en dikkatlisi o. Pek emin olmadığı için Sağ yola gir, diyor. Yine bir tepeye çıkmışız. Bu kez Büklüdede, bu kez Muti ayan beyan ortada. Şimdi sen beni Erzincan yoluna sokacaksın yeniden, diyorum. O zaman kesin bir dille diğer yoldu hemen dön diyor. Dönüyoruz. İki dallı yola geliyoruz. İlk yolu yani yolun solunu seçiyoruz. Bu kez kendinden emin devam et, işte bu yol diyor. Gülüyorum sessizce. Artık dönecek yol yok bana yol gösterme, bu yol Erzincan’a gider sanırım. Bu yoldan dönüş yok bana, diyorum çok kararlı ve alıngan halimle. Bir tepe önümüzde... Yusuf Öğretmenin yüzünde kararsızlık tedirginlikleri var. Biraz çekinerek: Bu yol değil galiba ya. Valla ister bu yol ister değil, ben bu yoldan dönmem, diyorum yine. Tepeye ulaştığımızda yaşlı bir amca çeşmenin yanında ayakta durmuş gözlerinde kuşku, gelen arabaya bakıyor. Arabanın camı indirip soruyorum. Girvelik’e buradan gider mi? Kuşkusunu üstünden atmamış daha. Siz kimsiniz, nerden geliyorsunuz, diyor. Korkma diyecektim ki vazgeçtim. Dersim’den geliyoruz, Çağlayan’a gideceğiz, diye karşılık verdim. Gider gider, dedi o kuşkulu halini hiç bozmadan.

    Zaman insanları nasıl da korkak yapmıştı. Burada insanlar kendilerinden bir şey sorandan korkuyorlar. Çünkü verdikleri bilgilerin kendilerine ceza olarak döneceğinden çekiniyorlar. Ya gider bir yerlerde… Bu kuşku içinde Büklüdede’den gelen yolla kesişiyoruz. Sanki bir serüven yaşadık. Oh çekiyoruz, bundan sonrası bizim için aşina. Bu bildiğimiz yoldan tasasız kaygısız ilerliyoruz. Burası Brastik. Tunceli’nin son köyü, diyor Yusuf Öğretmen. Bundan sonrası Erzincan köyleri. Pülümür’ün Erzincan tarafına bakan köyleri ne kadar güzel, ne yeşil köyler. Bir şey var ki buralarda yollar çok bozuk,  Bu kadar güzel, bu kadar hoş köylerin yolları neden asfalt değil. Büyük Çeşme’den beri aldığımız yol bir güzellik yoluydu. Bu yollar biraz daha düzeltilir ve asfaltlanırsa bu güzellikleri birçok insanın yaşamasını isterim.

 

Pülümür yollarında / bir umut koşusudur kalbimizdeki/  derin hülyası sarar gözlerimizi/ düştüğümüz telaşede / unutulan / yanılgısıdır ömrümüzün… Şen olasın Pülümür. İçimizde ne günler çoğalacak seninle.

Bu yazı toplam 5222 defa okunmuştur
Sitemizde yayımlanan köşe yazılarının sorumluluğu yazarlarına aittir.
YORUMLAR
kazim aydin
dersimli
HENIYI PIL ismini duyunca heyecanlandim aniden.acaba cocukluk günlerimizin kahramanlari ASIK DAIMIN oglu KAZIM AYDIN dan bahsedeceginizi düsündüm..kazim kirmese köyünde 2 arkadasiyla sehit düstü..
03 Ekim 2010 Pazar 01:21
87.189.189.92
bir zamanlar okul da ögretmenlik yabamayan siz şimdi yazarmı oldunuz
cem
bu ne ya kimi neyi anlatın anlamadım
11 Eylül 2010 Cumartesi 19:42
88.226.70.159
EMEGINE SAGLIK
murat guctekin
burhan hoca cok guzel yazmissin insani alip goturuyo dogdugu yerlere emegine saglik ayfer ablayada cok selam
05 Eylül 2010 Pazar 13:35
90.33.103.6